Quantcast
Channel: Coşkun Çokyiğit
Viewing all 176 articles
Browse latest View live

Güseli Kato ve minyatürleri ayaklandı!

$
0
0
Gülsen Çapa ve Günseli Kato
Mavi Saçlı Kadın lakaplı ünlü ressam Günseli Kato, Minyatür Ayaklanması sergisini Dolmabahçe Sanat Galerisinde açtı.

Ressam Günseli Kato, Dolmabahçe G-Art Sanat Galerisi sahibesi Gülsen Çapa'yı, aharlı varaklardan kopararak farklı biçimlere dönüştürdüğü minyatürlerden oluşan sergisini gezdirdi. 

Çapa, Kato'nun daha önce G-Art'ta minyatür sergisi açtığını ancak bu yeni sergide yer alan eserlerin daha farklı içimde çalışılmış olduğun belirtti. 

Sanatçıya sordum: 
-Günseli Kato'nun minyatürleri mi ayaklandı, Günseli Kato mu?
Cevap hayli hoştu:
-İkisi de!



20. Adana Altın Koza Film Festivali 16-21 Eylül'de Yapılacak

$
0
0

Adana Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Zihni Aldırmaz,20. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin 16-21 Eylül 2013 tarihleriarasında yapılacağını açıkladı. 

Büyükşehir Belediyesi'nin 20. Altın Koza Film Festivalihazırlıklarının sürdürdüğünü ve bu yılki etkinliklerin de kusursuz geçmesi içintüm imkânları seferler edeceklerini vurgulayan Başkan Vekili Zihni Aldırmaz, şunları söyledi:

“17-23 Eylül tarihlerinde gerçekleştirdiğimiz ve çok olumlu tepkileraldığımız festivalimizi, 2013 yılında da 16-21 Eylül tarihleri arasındagerçekleştireceğiz. İnanıyorum ki, hem sinema dünyası, hem de sanatseverhalkımız, 20. Altın Koza’da da sinema etkinliklerini dolu dolu yaşayacak.” 

Yılmaz Güney, Şerif Gören’e yapılan ayıba ses çıkarmadı

$
0
0
FilmArası isimli dergiye konuşan yönetmen Erden Kıral, film festivallerinde kıskançlıkyüzünden ödül verilmediğini,  YılmazGüney’in Şerif Gören’e ayıp ettiğini söyledi. BereketliTopraklar Üzerinde, Kanal, Hakkâri’de Bir Mevsim ve Dilan gibi filmlere imzaatan usta yönetmen Erden Kıral, Osman F. Seden ve Yılmaz Güney’e asistanlıkyaparak sinemaya adım attı. Kıral’ın sorulara verdiği cevabın özeti:
Festivallerve ödüller
Çok komikgelecek ama kıskançlıktan. Ben Vicdan’la yarıştığım yıl Üç Maymun dayarışıyordu. Bana bir iki tane ciddi ödül çıktı Antalya’da. Ama Üç Maymun’a tekbir ödül çıkmadı. Üç Maymun Cannes’da kendisini sınamış iyi de bir ödülalmıştı. Ben Nuri’ye de söyledim. Nuri’nin en iyi filmi. O da ıskat edildi,görmezden gelindi. Jüride dengeler vardır. Denge ayrı ama kıskançlık da çokfena. Meselâ 30 senedir konuşmama rağmen Tuncel Kurtiz jüri başkanı olduğumsırada. Onun filmine vermeyelim dediler. Ben yine de verdim. Mesela Nuri çoksoğukkanlı davrandı. ‘Jüri böyle uygun görmüş’ dedi ve sustu. Ama bazıarkadaşlar ‘neden bana jüri ödülvermedi’ diye bas bas bağırıyorlar. Bu doğru değil.

Rafinesinema eğitim işidir
“Halksineması dili var ki Yılmaz Güney bunun en güzel örneğidir. Ve bir yandan daçok rafine filmler var. Meselâ Yılmaz Güney bunları yaparken Alp Zeki Heper soyut, rafine bir filmyapıyordu. Ama bu iki dil çok farklı bir dil. Bir tanesi büyük kitlelerinanlayabileceği bir dil. Ötekiyse çok rafine bir dil. Burjuva sanatıdır bu iş.Eğitimli olmak gerekir.”

YılmazGüney Şerif Gören’e yapılan ayıba ses çıkarmadı
Yol’un yönetmeni Şerif Görenolmasına rağmen, Yılmaz Güney’in filmi diye lanse edildi ve Şerif’in adı çokküçük yazıldı. Ben buna karşıyım. Şuna karşı değilim; Fransız yapımcı tabi kiYılmaz Güney’le lanse edecekti bu filmi. Çünkü tanınıyordu. Ama Yılmaz Güney, O’nun adının bit kadaryazılması karşısında sustu. Burada bir ayıp var. Bugün hâlâ açık bir yaraolarak taşır bunu Şerif. Herhangi bir yönetmen de bu filmi böyle çekemezdi.Meselâ ben çekiyordum. 26 gün sonra işime son verdi. Ben bu şekildeçekmiyordum. Ben kendime göre çekiyordum. Şerif de kendine göre çekti. Birfilmin yaratıcısı; duyguyu ve dünyayı kuran yönetmendir. Fatoş (Güney)hırçınlığa devam ediyor. Kimsenin hakkını teslim etmiyor. Şerif’e ayıp ettiler.




Türk oyunculara Gerard Depardieu vergisi gelmeli mi?

$
0
0
Türkiye'de sinema ve bilhassa TV sektöründe çalışan oyuncularınbazılarının bir yıl içinde milyonluk (eski trilyon) dairelere sahip olması, çeşitli markalardan ultra lüksotomobil koleksiyonu yapmalarına karşılık ödedikleri vergiler, ünlü Fransızoyuncu Gerard Depardieu ile Fransa Başbakanı  Jean-Marc Ayrault arasında geçen polemikten sonragündem konusu oldu. Henüz sosyal medyaya taşınmayan veya en azından TT olmayankonunun gündeme gelmesi pek çok komedyen ve oyuncunun cebini yakacak gibigörünüyor. Depardieu'nün bir yıllık gelirinin yüzde 85'ini devlete vergi olaraködemesinin duyulmasının ardından Türk oyuncuların yıllık gelirleri ve ne kadarvergi ödedikleri de bu arada ciddi merak konusu oldu. Maliye Bakanlığınınkamuoyunu bilgilendirmesi dileğiyle çeşitli gazetelerin İnternet sayfalarındayer alan haberi bilginize sunuyorum.  
Jean-Marc Ayrault
Fransa’da ödediği yüksek vergilerden kurtulmak için Belçika’dan bir evsatın alan Fransız aktör Gerard Depardieu, iki haftadan bu yana Fransızmedyasına konu oluyor. Fransa’da geçerli olan kanunlara göre yılın belli birsüresinde yabancı bir ülkede ikamet eden Fransız vergi mükellefi, oranı yüzde85’e kadar varabilen gelir vergisinden muaf oluyor.

Sosyalistlerin iktidara gelmesi ile hızlanan bu ’Zengin Göçü’ne, Dur’diyebilmek için sert bir çıkış yapan Fransa Başbakanı Jean-Marc Ayrault, GerardDepardieu için "Sefil" dedi. Başbakanın bu sert çıkışına cevaben LeJournal du Dimanche gazetesine bir açık mektup gönderen ünlü aktör şunlarısöyledi:

"Siz kim oluyorsunuz da beni bu şekilde yorumluyorsunuz? Fransayıfazla vergiler yüzünden terk eden hiç kimse benim kadar hakarete uğramadı. 2012senesinde kazandığım gelirin yüzde 85’ini vergiye ödedim, gidiyorum ve hiçkullanmadığım pasaportumu ve sosyal sigortalar kartımı size geriveriyorum".

ABD Başkanı Barack Obama, “kamerasından kan damlayan” sinemacılara “Dur!” diyecek mi?

$
0
0
ABD Connecticut'taki Sandy Hookİlkokulu’na girenAdam Lanza isimli silahlı saldırganın, 6-7 yaş arası 20 çocuğu ve üçü öğretmenaltı yetişkini öldürüp ardından intihar etmesi, popüler kültürün en etkiliaracı, sinema sanatın sorgulanmasına sebep oluyor. Olaydan sonra oyuncu TomCruise'un baş rolünü oynadığı "JackReacher" filminin ilk gösterimi ertelenmişti. Filminyapımcısı Paramount Pictures, ertelemenin "kurbanların ailelerinesaygı"dan doğduğunu açıklamıştı. Medyaya düşen habere göre, bir film için “Sütlüce Mezbahası”nı hatırlatansahneler var diye yazdığım Amerikan sinemasının “kamerasından kan damlayan” yönetmenlerinden Quentin Tarantino ise böyle bir incelik göstermedi. Bunun üzerinefilmin başoyuncusu Jamie Foxx, bir açıklama yaparak ABD sinema sektörününkendine çeki düzen vermesi gerektiğini söyledi. 

Jamie Foxx
Hollywood'daki bazı yapımcılar, yaşanan toplumsal trajediye karşı tepkilerini filmgalalarını erteleyerek gösterirken, Quentin Tarantino'nun yeni filminin ön gösterimini ertelememesi üzerine, "Django Unchained"in başoyuncusu Jamie Foxx, Amerikan sinema (eğlence) sektörünü ve yönetmenini, katliamdan dolaylı olarak sorumlu tutan bir konuşma yaptı. 

Tarantino'nun aşırı şiddet içeren, kölelik üzerine filmi "Django Unchained"in tanıtımında konuşanFoxx, ilkokul saldırısını işaret ederek şunları söyledi: 

Bu türü şiddet olaylarındaeğlence sektörü de üzerine sorumluluk almalıdırFilmlerdeki şiddetin insanlar üzerindeki etkisi gözardıedilemez. Dramalardaki şiddetin etkili olmadığını söyleyerek sırtımızı dönemeyiz, etkiliyor!

Pulp Fiction ve Kill Bill gibiaşırı şiddet ve oluk oluk kan akan sahneler içeren filmleriyle şöhret kazanan Tarantino, bu sözler karşısında şöyle konuştu: 

"Trajediler gerçekleşir, cinayetleri gerçekleştirenler suçlanmalıdır!"

Jamie Foxx'un rol arkadaşı Kerry Washington, "DjangoUnchained" filmindeki şiddetin izleyicileri, köleliğin acımasızlığıhakkında eğitme amacı taşıdığını dile getirdi.

Holywood, "Silaha Hayır!" dedi.

$
0
0
Vatan Gazetesi web sitesinde yer alan bir görüntülü habere göre nihayeteğelence sektörünün de aklı başına gelmeye başladı. Daha fazla gişe hâsılatıiçin daha fazla şiddet ve ölüm prensibini işleten sistemin oyuncuları, bugidişin gidiş olmadığını anlayanlara destek oldu.
İşte aşağıdaki adreste yer alan görüntülü haber...
Beyonce, Jennifer Aniston gibi dünyacaünlü isimler ABD`de silahsızlanmaya destek vermek için kamera karşısınageçti.Hollywood ünlüleri ´Yasadışı silahlara karşı valiler´ adlı grubunkampanyasına katılarak tepkilerini dile getirdi.1,5 dakika süren klipte ABD’debugüne kadar yaşanan okul trajedilerini hatırlatan ünlüler izleyicilere ´Dahakaç okul?´, ’Daha çok sınıf?´, ’Daha kaç sinema?´ gibi sorular yöneltti.

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini...

$
0
0


Her yeni şey, öncekinin benzer bir devamı iken insanoğlu, yüz binlerce yıldır dönüştürerek biriktirdiği kültürel arketipleri, bir ritüel olarak tekrarlamaktan asla vazgeçmedi. Geçmeyecek. Her yıl 31 Aralık’ta tüm diğer şeyleri unutup çılgınlar gibi eğlenen insanların safdilliği yanında, sanki sadece 31 Aralık akşamı dertlerin hatırlanacağı bir zamanmış gibi yoksulluğu, acıyı, vahşeti ve daha bin bir şenaati bu akşama ve hatta 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1, 0…  geri sayımı anına denk getirenlere ne demeli bilemiyorum...

İkisi arasında bir yol bulana kadar böyle devam edip gideceğini hepimiz biliyoruz. Bu yüzden unutkan çılgınlara ve obsesiflere rağmen biz insanlardan “hayr” umarak hayırlı seneler temennimizi efendice tekrarlayalım. Bir esenleme olarak. Emin, mutlu, salıklı bir 365 gün geçireceğimizi hayal ederek...

Amerikan Cumhuriyetçilerinden Demokratlara Brad Pitt ağzıyla mesaj

$
0
0

Filmin senaryonu sanki üçüncü dünya ülkelerindeki “fikir mahfillerinden” derlenmiş… Gerçi bir roman uyarlaması ile yüz yüzeyiz ve edebiyatçıların, fikir adamlarının kurulu düzeni kıyasıya eleştirebildiği bir toplumdan söz ediyoruz… (En çabuk akla gelenler: Henry David Thoreau veya Tom Acanın Kulübesi yazarı Harriet Beecher Stowe…) Kibarca Öldürmek (Killing Them Softly) bu tür muhalif edebiyat uyarlamalarından biri… Bu bağlamda yönetmen Andrew Dominik’in filmine nasıl başladığını anlatan şu cümleleri önemli: The Friends of  Eddie Coyle filmini televizyonda izlediğimde, karakterlerin, durumların ve diyalogların gerçekliğine kendimi kaptırdım. İnternetten George V. Higgins hakkında araştırma yaptım ve 20 yıldır Boston’da savcılık yaptığını öğrendim. İşte o zaman düşünmeye başladım… Karşımda yazdığı şeyler hakkında bilgi sahibi olan ve bugün hiçbirinin baskısı kalmamış 20 kitabı bulunan bir adam vardı.

"Hollywood’da işlerin nasıl yürüdüğünü bildiğimden Eddie Coyle’un ticari başarısızlığından sonra büyük güçlerin onun adının üstünü çizdiklerinden emindim, ancak burada henüz keşfedilmemiş bir define yatmaktaydı. Hemen ikinci el kitapçılardan yazarın 10 adet kitabını sipariş ettim ve kitaplar posta kutuma gelir gelmez okumaya başladım.

"Cogan’s Trade, üçüncü sıradaydı ve filme kolaylıkla uyarlanabilir bir kitaptı: Karakterler, diyaloglar harikaydı ve oldukça basit bir olay örgüsü vardı. Başta filmi bir dram olarak kurgulamıştım ancak kitabın içine girdikçe bunun bir ekonomik kriz öyküsü olduğunu anladım; kumarın beslediği bir suç ekonomisi, üstelik sorun bir yönetim krizinden doğuyordu. Yani dönemin Amerika’sında karşımıza çıkan mikrokozmoz bir hikâye…

"Suç filmlerinin özünde hep kapitalizmle alakalı olduğunu düşünmüşümdür, zira bu filmler kapitalizm fikrinin temelde nasıl işlediğini gösterir. Aynı zamanda bu film türü, para aşkıyla yanıp tutuşan karakterlerin normal karşılandığı tek türdür. 'Aile değerlerinin', "hayallerinin peşinden git" gibi saçmalıkların hiçbiri yoktur…"

*** 

Aslında alelade bir Amerikan “arka sokaklar” öyküsünün içindeyiz. İşçiler, ezikler, müptelalar, kumarhaneler, kumarcılar ve bunların birbirine sarmalandığı bir besin (sömürü) zinciri. Tepede kim oldukları bilinmeyen ve bizdeki “trafik canavarı” imgesini andıran “Mafya”. O'nun adına, içinde sigara bile içilmesine izin vermediği  lüks otomobili ile ara sıra ortaya çıkan avukat (kod adı dirive, yani sürücü yani diğer bir göndermeyle işleri yürüten, işlerin direksiyonu eline verilen, maşa) ve tetikçi (ler)…

Tetikçi Brad Pitt ve Sürücü Richard Jenkins
Bu “hastalıklı dünya”, ulusal televizyon kanallarda mali güven krizi yaşadığı anlatılan ve Cumhuriyetçiler ile Demokratların sürdürmek için tepiştiği Amerikan rüyasının “alter egosdur”. Film bize alttakilerin hikâyesini anlatır gibi görünmesine rağmen, gerçekte, tüm dünyanın gözleri önünde olup biten ve bilgisayarda milyonlarca piksel nüansla üretilmiş renklerle bir gökkuşağı gibi sunulan “super egeo”da neler olup bittiğini anlatmaktadır. Giderek Cumhuriyetçi bir söylemle sonuçlanan Kibarca Öldürmek, sinema dili olarak üçüncü dünyacı bir yaklaşımı tercih ediyor. Amerikan ölçülerinde minimalist bir dil kullanıyor.

Jackie yani Brad Pitt filme girmese bile kendiliğinden akıp gidecek film burada birdenbire farklılaşıyor. Yapımcının (bunların kimlerden oluştuğu İMDb’de kayıtlı), “Bu filmi kim seyredecek?” sorusuna verdiği cevap elbette bir star olarak beliriyor! Amerikayı bilemem ama Türkiye için iyi ki öyle oluyor. Çünkü Brad Pitt çerçeveye girdiğinde  sinema seyircisinin pek çoğu Yılmaz Güney görmüş Doğulu gibi koltuğundan şöyle bir doğruluyor ve o ne derse “hımm” diye tasdik ediyor (yemin etsem başım ağrımaz: Brad olmasa bu filmi pek az Türk seyrederdi).

Netice-i kelam, Brad mesafeli, kibar, ikna edici ve yakışıklı bir tetikçi olarak bin bir küfrün havada uçuştuğu ama sinema dili doruk noktasındaki bu filmi bize özetliyor. Filmin ana fikrini, alacaklı olduğunu düşündüğü 15 bin dolar adına, Amerikan rüyasının sahibini, yani Amerikan gerçeğini, bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor.

Thomas Jefferson sıcak şarabını yudumlayıp zenci kölesini becerirken tüm insanların kardeş ve eşit olduğuna dair iki süslü cümle yazıp köleliği kaldırtıyor ama bu (o anda TV ekranında görülen Barack Obama’dır ve tüm Amerikanın, beyazı, zencisi, ibnesi, Latiniyle bir ulus olduğunu söylemektedir) bana ulustan, ulusçuluktan, hepimizin bir olduğumuzdan bahsediyor. Bırak bu palavraları? ABD bir işletmedir! Paramı ver…

ALTYAZI: 

Kibarca Öldürmek, ABD'de Cumhuriyetçileri memnun edecek bir film. Bir de tabii kapitalistleri. Bu bağlamda Demokrat hükumet ile iş yapan dünya politikacıları fevkalade rahatsız olabilirler. 


Türk Sineması ve Karaoğlan’ın Kara Kaderi

$
0
0
.
Karaoğlan, çizgi roman ve sinema kahramanı olarak zihnimizde sarsılmaz bir yere sahiptir. Ben onu, daha ilkokul yıllarımdan “Altaylardan gelen yiğit” olarak hatırlıyorum ama Tarkan ile beraber Karaoğlan karakterini beyaz perdenin iki boyutlu dünyasında bizim için canlandıran Kartal Tibet’in sinema seyircisi tarafından çok sevilmesi, Karaoğlan’ın popülerliğinde etkili olmuş mudur, yoksa Karaoğlan zaten çok mu popülerdi? İşte bunu bilemiyorum! Türkiye’de sinemanın kan kaybetmesi sonucunda fantastik tarihi aksiyon filmleri, diğer türlerle beraber önemini yitirdi ve Yeşilçamın sükûtuna ayak uydurdu. Yeniden diriliş mücadelesi veren sinema, sektörleşme çabasıyla beraber türleri yeniden diriltmeye çalışıyor. Komedi, fantastik, bilim kurgu, tarihi fantastik filmler gibi pek çok alanda denemeler var. Bu denemelerle seyircinin tepkisi alınıyor. Gişesi dışında diğer tüm yönleriyle iç burkucu bir deneme olan Fetih 1453’ün büyük gişe başarısından sonra Karaoğlan’ın bu dalda seyircinin ilgisine talip olması denemelerin devam edeceğini  gösteriyor (Bu arada Cem Yılmaz’ın komedi filmi yapmak yerine 2013’te kâr hanesine aktaracağı milyonları stand upını videoya çekmesi... Sinema salonları işgal etmesi, sinemanın sektörleşme çabalarına karşı izahı güç bir hata!).
Karaoğlan’ın temsil ettiklerine gelince…

Beyaz perdede var olma mücadelesi vermeye başlayan fantastik tarihi aksiyon türü hakkında, ne yazık ki çok olumlu şeyler söylemem mümkün değil. Bunun sebebi bilhassa Hollywood sinemasının teknik bakımından zirveye çıkmış olmasıdır. En akıl almaz sahneler bile öylesine büyük bir maharetle gerçekmiş gibi gösteriliyor ki, diğer ulus sinemalarını bunu aşabilmesi şimdilik mümkün değil. 1980 önceki dönemde sinemacılarımız, en ilkel şartlarda aksiyon sinemasında harikalar yaratabiliyordu. Çok az teknik malzemeye rağmen akla hayale gelmez hileler ve yöntemlerle seyirciyi koltuğundan hop oturtup hop kaldırabiliyordu. Oysa Karaoğlan’da gördüm ki, büyük bir iyi niyet, büyük emek ve çok fazla para harcanmış, çok fazla figüran kullanılmış olmasına rağmen teknik acemilikler filme inanmamızı sağlamanın önündeki en büyük engeli teşkil ediyor.

Örnek mi? Dövüş sahneleri eski fantastik tarihi aksiyon filmlerinden daha iyi değildi ama en azından çok büyük gayretler sarf edildiği hemen belli oluyordu.  Atların yuvarlanışları, orduların görsel efektlerle çoğaltılması, Kafkas dağlarının arka plana yerleştirildiği teknik çalışmalar evet çok iyiydi ama hepsinde bir inandırıcılık sorunu seziliyordu. Tarihi filmlerdeki “eski” duygusunu veren sanatsal ve yönetimsel çalışmaları yapılmamış veya becerilememiş görünüyordu. İşte bu tür eksiklikler bana göre sinemamızın bir sektör olmamasından kaynaklanan bir kopuşu işaret ediyor. Buna karşılık yeni teknoloji kullanmasını bilen yeni nesil sinema teknikerlerinin geliyor olması ise ümit verici…

Karaoğlan karakterine tıpatıp oturmuş başrol oyuncusu Volkan Keskin’in Kartal Tibet’ten sonra bu işi kıvırdığını belirtmek gerek. Bugün ilk işitildiğinde komik kaçan Bayırgülü ismiyle özgür kadın karakterini oynayan Müge Boz’un, “ş” harfini bilgisayar Türkçesi ile s-ş arası bir sesle patlak patlak telaffuz etmesinin önüne geçilmeliydi. “Bacak dolama tekniği ile oğlan yakalama” hareketine on üzerinden on verdiğim Müge Boz’un film boyunca baldır bacak gezdirilmesi tuhaf bir durumdu. Çünkü filmin anlattığı dönemde Anadolu’nun büyük bir kısmı Müslümanlardan oluşuyordu. Kanun ve nizam şehirlerde çok iyi işliyordu ama bir kadının şehrin pazar yerinde yarı çıplak gezmesine izin verilmiyordu sanırım. Öte yandan Malatya’nın hâkimi Müslüman Melik’in sarayındaki dansçıların  (Uygur? Çin?) arasına giren Bayırgülü’nün Hint dansçılar gibi oynaması komik kaçıyordu (Burada da bir gönderme var diye düşünmeme rağmen görsel dilin bizi nereye göndermek istediğini çözemedim). 

Tabii filmin konusundaki ince göndermeyi de ihmal etmemek lazım: Bayırgülü'nün aksine bir Selçuklu hanım sultanı olan Çise'nin Berke Han'a götürülürken Camoka'nın komplosundan kurtulmak için bir Gürcü kentine sığınılmış ve burada dinsiz Moğollar'a karşı Müslüman Türk, Hristiyan Gürcü ve yeni Müslüman olmuş Altın Orda süvarilerinin birlikte mücadele etmesi günümüz siyasi dengelerine bir hayli uygun düşüyordu!

Maaesef, biz gönderilen basın bültenlerinde “Yönetmen Bakışı” diye bir metin asla bulunmaz! Bu bakımdan Karaoğlan için yönetmen bakışı nedir bilmiyorum ama filmin görsel dilinden bir çizgi roman uyarlamasına çok benzemek isteği seziliyordu: dekorların muşamba hali, karakterlerin abartılı hatta komiğe kaçan davranışları vb.

Neticeyi kelam: Çizgi romanı, çizgi filme benzer bir görsellikle perdeye aktarmayı deneyen Kudret Sabancı, biraz daha gayret etseydi bunu başarabilecekti diye düşünüyorum. Ama işte tam olmamış. Sabancı da bilir ki, istemekle yapmak arasında fark vardır.  Denemeye devam…

Sözün kısası: Türk sinemasındaki büyük kopuş her şeyi silip süpürmüş ve sinemamız için yeni bir başlangıç yapmanın zamanı gelmiş de geçmiş görünüyor.

Carax, Gomes, Rivera İstanbul’a geliyor, Reha Erdem’in Jin’i Türkiye galasını !f İstanbul’da yapıyor

$
0
0

Maximum Kart partnerliğiyle düzenlenen !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali sinema dünyasının usta isimlerini ağırlamaya hazırlanıyor. Leos Carax, Miguel Gomes ve Jose Rivera son filmlerinin Türkiye galasına katılmak için İstanbul’a geliyor. Festival’in Türkiye’den sürprizi ise Reha Erdem’in son filmi Jin. Yenilikçi ve ses getiren filmleriyle kendi takipçilerini yaratan, partileri ve etkinlikleriyle alternatif bir eğlence kültürünü İstanbul’a taşıyan !f İstanbul, 12 yaşına dolu dolu bir programla giriyor. Yılın merakla beklenen filmlerinin ilk gösterimlerine ev sahipliği yapacak !f İstanbul, sinema dünyasının usta isimlerini de Türkiye’ye getiriyor.


Dönüşü muhteşem oldu
!f İstanbul, açılışını Leos Carax’ın son filmi Holy Motors/Kutsal Motorlar’la yapıyor. Mauvais sang/Kötü Kan, Les amants du Pont-Neuf/Köprü Üstü Aşıkları filmlerinin yaratıcısı Carax, 13 yıl aradan sonra ilk defa kamera arkasına geçtiği Kutsal Motorlar’la yeniden sinemanın sınırlarını zorlayan bir başyapıt ortaya çıkarıyor. Denis Lavant, Kylie Minogue ve Eva Mendes’in rol aldığı, “2012’nin en iyi filmleri” listelerinde sıklıkla karşımıza çıkan Kutsal Motorlar, duygudan duyguya atlayarak büyülü ve esrarengiz bir deneyim vadediyor. Son olarak Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği’nin Yabancı Dilde En İyi Film dalında ödüllendirdiği filmin !f’teki ilk gösterimi, Türkiye’de de sıkı takipçileri olan Carax’ın katılımıyla yapılacak.

Yolda’nın senaristi Rivera da geliyor 
!f İstanbul’un uluslararası konukları arasında diğer bir isim; siyah-beyaz çekilmiş muhteşem filmi Tabu’yla Berlin’den FIPRESCI ve Alfred Bauer ödüllerini alan Miguel Gomes. Gomes; hem filmin gösteriminde yer alacak hem de festivalin uluslararası yarışmasında jüri üyeliği yapacak. Festivalde ayrıca; Diarios de Motocicleta/Motosiklet Günlükleri, Letters To Juliet/Aşk Mektupları filmlerinin yanı sıra !f İstanbul’da da gösterilecek Yolda’nın senaristi Jose Rivera ile senaryosunu Altın Küreli Girls’ün yaratıcısı Lena Dunham’la birlikte yazdıkları Nobody Walks’la İstanbul’da olacak genç bağımsız yönetmen Ry Russo-Young da bulunuyor.

Reha Erdem’in son filmi !f İstanbul’da
Festivalin ayrıca Türkiye’den de bir sürprizi var. Reha Erdem’in heyecanla beklenen son filmi Jin’in Türkiye’deki ilk gösterimi !f İstanbul’da yapılacak. Bu sene Berlin’in Generation bölümünde Kristal Elma için yarışacak Jin, PKK kaçağı Kürt bir kızın doğunun damgalanmış dağlarından inip, batının rüya dünyasına yaptığı yolculuğu anlatıyor. Yönetmenin Kosmos’da ustalaştığı şiirsel sinematik anlatımı sürdürdüğü filmi Jin, Türkiye’nin politik ikliminde özellikle tartışmalar yaratacak yeni bir Reha Erdem başyapıtı. Erdem’in Altyazı sinema dergisinden Fırat Yücel’in moderatörlüğünde festivalde özel bir söyleşiye katılacağını da hatırlatalım.

Biletler 1 Şubat’ta ön satışta
12. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 14-24 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Caddebostan Cinemaximum Budak, 28 Şubat-3 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum CEPA ve İzmir’de ise Cinemaximum Forum Bornova sinemalarında gerçekleşecek. Mars Entertainment Group ortaklığıyla gerçekleşen festivalin biletleri 1 Şubat’ta Mybilet’te indirimli ön satışa çıkacak.

Burhan Doğançay'ın ardından

$
0
0
28 Nisan 2004'de müze açılışında yaptığım röportaj için çektiğim bir fotoğrafı.
İstanbul'da vefat eden Burhan Doğançay (84Teşvikiye Camîi'nde (Abdülmecid Han Camîi) kılınan cenaze namazından sonra defnedilmek üzere Turgutreis'e uğurlandı. Cenaze töreni esnasında eşi Angela Doğançay ile yakınları taziyeleri kabul etti. Ailesi ve yakınları yanında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, oyuncu İzzet Günay, gazetec Hıncal Uluç, akademisyen Hasan Bülent Kahraman, All Arts Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli'nin katıldığı törene, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon da çelenk gönderdi. 
Burhan Doğançay Bey ile Türkiye'ye kesin dönüş yaptığı ve müzesini kurduğu yıldan beri süren bir tanışıklığımız oldu. Eşi Angela Doğançay da aynı mekanlarda bulunduğumuz zaman zarif tebessümü ile selamıma karşılık veren bir hanımefendidir. Doğançay ile Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi'nde yaptığımız röportajın kupürünü aradım, bulamadım. Umut ediyorum ileri zamanlarda bu söyleşiyi sizlere sunarım: 

Şimdilik Doğançay Müzesinde çektiğim Burhan Doğançay fotoğraflarını paylaşıyorum.


Burhan Doğançay tarafından satın alınarak müze haline getirilen
binanın eski ve müze yapıldıktan sonraki halleri.


***
Aynı zamanda bir New York'lu olan Burhan Doğançay'a, dönemin New York Belediye
Başkanı Robert F. Wagner tarafından verilen Takdir Beratı (1964). 


***
Cumhuriyetin 72. Kuruluş yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
tarafından  Burhan Doğançay'a verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Beratı. 

***


Doğançay, New York şehrindeki duvarlara yapıştırılan ilanları fotoğraflayarak resim
sanatına getirdiği kendi tarzını birleştirip yaptığı ödüllü tablolarından birinin önünde. 



SETEM Bir İlki Başardı: Nuri Bilge Ceylan, Önder Çakar ve Özer Kızıltan'a Yurtdışı Telifleri Ödenecek

$
0
0
Mehmet Güleryüz
Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SETEM), imzaladığı ikili anlaşmalar çerçevesinde İsviçre kurumu Suissimage vasıtasıyla, Türk filmlerine tahakkuk eden telif bedellerini tahsil etti. 2012 yılı için İsviçre Televizyon kanallarında gösterilen filmlerinden doğan telif hakları, “Takva” filminin yönetmeni Özer Kızıltan’a, senaristi Önder Çakar’a ve “İklimler ve Üç Maymun” filmlerinin yönetmen ve senaristi Nuri Bilge Ceylan’a SETEM tarafından ödenecek.

SETEM Başkanı Mehmet Güleryüz konu ile ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi: 

“Ülkemizde Fikri Mülkiyet yasasının yeniden güncellenerek çıkmasının beklendiği şu günlerde, bu uluslararası gelişmeyi, sinema alanında telif haklarının tahsil edilebilmesi için önemli bir adım olarak görüyorum. Henüz hak ettiğimiz tahsilatları yapamamakla birlikte, arkadaşlarımıza telefonda bu müjdeli gelişmeyi anlatırken aldığım yanıt; eserlerinin gösteriminden doğan Telif Haklarının kendilerine ödenmesini güzel bir duygu olarak ifade ettiler. Ben de bu “güzel duyguyu” tüm sinema sanatçılarımızın hak ettiğine inanıyorum. Ülkemizde sinema alanında ilk telif bedelini yine Suissimage aracılığıyla tahsil eden Meslek Birliğimiz SETEM, Nuri Bilge Ceylan’a ödemişti ve biz o zaman da bu gelişmeyi kamuoyuna duyurmuştuk.” 

Denizin Bir Yerinde Deprem mi Oldu Birden?

$
0
0


Denizin bir yerinde deprem mi oldu birden?
Suya mı düştü yoksa binlerce ateş kadın?
Alevden dalgalar, buhar yağıyor gökten;
Suya mı düştü yoksa binlerce ateş kadın?


SİYAD Ödülleri Verildi

$
0
0
Kimler yoktu ki! Gazeteciliğe başladığım ilk yıllardan beri tanıştığımız ve nezaketine, inceliğine, sanat tutkusuna, ülke sevgisine hayran kaldığım arkadaşım Defne Halman da geceye katılanlar arasındaydı. Töreni, kadın türünün nadide temsilcilerinden oyuncu Ceyda Düvenci sundu. Düvenci, neredeyse kusursuz biçimde sunduğu akış boyunca "Sürçü lisan ettikse affola" diyerek hem salonda kendini canlı olarak takip eden konukların hem de TV'deki izleyicisinin gönlünü aldı. Bravo Ceyda! 
Türkiye Cumhuriyeti Kültür Turizm Bakanlığı Sinema Genel müdürlüğü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri katkılarıyla CRR Konser Salonu'nda gerçekleştirilen etkinliğin açılış konuşmasını yapan SİYAD Başkanı Tunca Arslan, eleştirmenlerinözgür olduğunu vurguladı.  
SİYAD Başkanı Tunca Aslan
Başkan Arslan kendi açısından haklı ama özgürlük kelimesi hakkında, anlamı hakkında, işaret ettiği durum hakkında itirazlarım vardır. Öz kelimesi, Türkçede "ben, kendim" manalarına geliyor. Sonuna, TDK tarafından getirilen gür ise bildiğiniz gibi herhangi bir şeyin bilhassa bitkilerin çokluğunu, diriliğini, iriliğini veya insan saçının çokluğunu vb. anlatır. Yani öz-gür, bir anlamda öz itibariyle gür olan bir başka bakımdan da benliğini ön planda tutan, öne çıkaran anlamına gelir. Halk arasında  serbestlik anlamına kullanır. "Ben ailemle veya fikirdaşlarımla veyahut  partidaşlarımla X partime oy vermekte  özgürüm." dediğiniz zaman gerçekten tüm bağıntılarda kurtulmuş bir iradeyi anlatmış olmuyoruz. "İstediğimi yaparım demek" gibi bir şey ifade etmiş oluyorsunuz.

Oysa, eğer hür/hürriyet yerine dilimize eklenen bu kelime, "öz-gör" olarak yapılandırılsaydı işte o zaman turna gözünden vurulmuş olurdu. Öz-gör/ü, bir insanın diğer tüm bağıntı, bağlantı, ideolojik saplantı vb. etkilerden bağımsız vicdanı ile baş başa kaldığında verdiği karardır! Ben özgür kelimesinin bu manada anlaşılmasından yanayım. Aksi takdirde hiçbir işe yaramaz, soyut ahlaki ve felsefi bağlamından koparılmış bir kelime olarak çöpe gitmeye mahkumdur..

Nitekim SİYAD seçimlerindeki pek çok sonuç geleneksel manada özgür ama özel anlamıyla öz-gör/ü-lü olmadığımızı gösteriyor. Mesela İsmail Güneş'in uluslararası bir jüri ve FİBRESCİ tarafından ödüllendirilen Ateşin Düştügü Yer filmi ideolojik saplantıların kurbanı oldu. Osman  Sınav'ın Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak sinema tarihine geçen Uzun Hikaye filmi aynı saplantının kurbanı olarak görmezden gelindi. Örnek: En İyi Sanat Yönetimi verilirken oy veren dernektaşların aklından ne geçiyordu diye düşünmeden edemedim! Çünkü Uzun Hikaye bir dönemin hakkı verilerek canlandırıldığı, gerçek bir sanat yönetimi, dekor, kostüm ve makyaj çalışmasının yapıldığı ödüllere layık bir filmdi...

Fikrimi, genel kongrede olduğu gibi gece sonunda Başkan Tunca Arslan ile paylaştım. Tunca her zamanki mütevazı ve olumlu haliyle bu konuda yapılacak çalışmaya katılabileceğini söyledi. 


Bir başka sinemacı arkadaşım ile uzun uzun tartıştık. Bana göre gecenin en önemli ve verimli anı bu konuşma oldu. Film şirketi sahibi, sinema meslek birliği örgütü üyesi ve entelektüel bu arkadaşımla ileride yapacağımız genişletilmiş toplantılarda sinemanın bir yarasına parmak basacağımızı ve tedavi için bir reçete yazabileceğimizi ümit ediyorum. 

Törenin bitiminden sonra CRR salonunda Sevin Okyay ile biraz geyik yaptık. Tercüman Gazetesinde sinema yazdığım yıllarda Sinema Severler Derneğinde uzun uzun sohbetler ettiğimiz Sevin Okyay! Onur ödülünü kendim almış gibi sevinmiştim ama Sevin'e, "Olmadı be arkadaşım. Bu ödülü geçmiş güzel Sinema Severler Derneği akşamları anısına ben vermeliydim! İki tane duayen (ihtiyar demeye dilim varmıyor) arasında kaldın! Hiç haketmediğin bir şeydi" dedim. Sevin hin hin gülümseyerek onayladı...

Gelelim gecede ödülleri alan filmlerin ve kişilerin listesine... 


Sinema Yazarı Sevin Okyay Onur ödülünü Atilla
Dorsay ve Agah Özgüç'ün elinden aldı. 
Araf filmindeki rolü ile SİYAD En İyi Kadın Oyuncu
performansı ödülüne layık görülen Neslihan
Atagül, ödülünü Şerif Sezer'den aldı. 


Feyzi Tuna Onur Ödülünü Fatma Girik'den aldı

Engin Günaydın'ın En İyi Erkek Oyuncu
ödülünü Uğur Yücel verdi. 
Yeraltı (Y: Zeki Demkirkubuz) filmindeki rolü ile  En İyi Yardımcı
Kadın Oyuncu ödülüne layık görülen  Nihal yalçın ödülünü
Ercan Kesal'dan aldı.

En İyi Film: Tepenin Ardı
En İyi Yönetmen: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En İyi Erkek Oyuncu: Engin Günaydın (Yeraltı)
Cahide Sonku En İyi Kadın Performansı: Neslihan Atagül (Araf)
En İyi Senaryo: Emin Alper (Tepenin Ardı)
En İyi Müzik: Paolo Poti, Demir Demirkan (Zenne)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Nihal Yalçın (Yeraltı)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Mehmet Özgür (Tepenin Ardı)
En İyi Görüntü Yönetimi: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
En İyi Kurgu: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En İyi Sanat Yönetimi: Osman Özcan (Araf)
En İyi Belgesel Film: Ben Uçtum Sen Kaldın (Mizgin Müjde Arslan)
En İyi Kısa Film: Sessiz (Rezan Yeşilbağ)
Ahmet Uluçay Umut Ödülü: Dilan Aksüt (Lal Gece)

Onur Ödülleri: 
Sevin Okyay (Gazeteci, yazar Siyad üyesi) 
Feyzi Tuna (Yönetmen)
Necla Nazır (Oyuncu)
Arif Erkin  (Oyuncu, besteci)

En İyi Yabancı Film: Aşk / Amour (Yönetmen: Michael Haneke)

Soykırım'a uğramışların Soykıran'a Dönüşmesi

$
0
0

Yahudi ırkının tarihi travmatiktir! Bu milletin geçirdiği büyük acılar tüm dünyayı hâlâ meşgul eden sonuçlar doğurmuştur! Kitab-ı Mukkaddes'in sayfalarında Yahudilerin binlerce yıl boyunca nasıl horlandıkları ve aşağılandıkları bahsiyle beraber Tanrı'nın pek çok kavim içinden onları seçtiği ve onlara pek çok vaatte bulunduğu yazılıdır! Bu yaman çelişkiye rağmen Yahudiler, Batılı bir yazarın, James J. Davis'in dediği gibi "kendi tarihleri ile büyülenmiş" bir millettir.

Sürgünlerden, kıyımlardan, zulümlerden kurtularak günümüze kadar gelmelerini ve bugün Orta Doğu'da "Vadedilen Kıyamet"i çıkartmak için gösterdikleri çabaları belki de binlerce yıllık büyüye bundan doğan aldatıcı nefis emniyetine bağlayabiliriz!
...
II. Dünya Savaşı'nda dehşet verici bir zulüm ve kıyıma uğrayan Yahudiler'i kurtuluşa ulaştırmak için büyük oynayan, Filistin'de devlet kurmak için çabalayan Siyonistleri destekleyen Batılı politikacılarda dahi çok erken dönemde şüphe uyandırmaya başlamışlardı. Yahudiler, hem milyonlarca masum ferdini Nazi ırkçılarına kurban verip hem de, "Acaba mazlumların zalime dönüşme ihtimali var mı?" sualine muhatap olmayı başararak yine kendilerine mahsus kalabilmişlerdir!

I. Dünya savaşından önce II. Abdülhamid Han'a Filistin'de devlet kuracak toprak karşılığı tüm dış borçlarını karşılamayı taahhüt eden Siyonist Thedor Herzel'in selefleri bakın onları can-ı gönülden destekleyen İngiliz Devlet Adamı Winston Chuchill'e neler söyletmişler...

Okuyun, kararı siz verin:


YAZIYI OKUMAK İÇİN FOTOĞRAFA TIKLAYIN
Türkkaya Ataöv, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi

Başlık: FİLİSTİN SORUNUNUN ARDINDAKİ GERÇEK: İSRAİL'İN KURULUŞUNA KADAR
Yazar(lar):ATAOV, Türkkaya, Cilt: 25 Sayı: 3 DOI: 10.1501/SBFder_0000001240 Yayın Tarihi: 1970

YAZININ TAMAMINI ŞU ADRESİ TIKLAYARAK OKUYABİLİRSİNİZ
http://dergiler.ankara.edu.tr/detail.php?id=42&sayi_id=433 




Erguvanın Rengi: Tekerrür eden tarih, trajediden ibarettir!

$
0
0
Üçüncü boyutlarını yitirip tarihin katmanları arasında birer gravüre dönmüş siyasi entrikalar, iktidar savaşları, komplolar, borsa (ekonomi) oyunları, sosyal olaylar içinde dramatik varlıklara indirgenen insanlar, sanat yoluyla yeniden hayat bulmak isterler. Ulusal geçmişimiz içinde tarihin diğer katmanları gibi 1876 yılı olayları, anı ve geleceği derin biçimde etkileyen en önemli kesişme noktalarındandır: 19. Yüzyıl, imparatorlukların yıkılmaya yüz tuttuğu, ideolojik milliyetçiliğin yıldızının yükseldiği ve dünya haritasının hızla değiştiği bir yüzyıl olma istidadını son çeyreğinde tamamlamıştır. Bir sultanın kanlı biçimde tasfiyesi… Diğerinin aklını yitirmesi… Bir diğerinin kendi var oluşunu emperyal geleneğe, imparatorluğun bekasına bağlayışı… Bilinçaltımızda hala bir gulyabani gibi bizlere bakmaktadır. 21. Yüzyılda bile gündemimizi meşgul eden, kültürel, ahlaki, felsefi, siyasi, toplumsal sorunların temellerinin atıldığı 19. Yüzyıl’da tarih trajik bir biçimde “kişileşmiş”, daha sonra kendini Sultan Abdülhamit’in dirayetli kollarına bırakarak "kişiselleştirilmiştir": Koskoca bir asır, trajik bir biçimde bir tek kişiye, sultana mal olmuştur! Oysa tarihimizin kişiselleştirilmeye değil, kamulaştırılmaya ihtiyacı vardı!
Bir trajedi kahramanı olarak tarihin baş rolü oynadığı bu dönem hikâyesi, dramı oluşturan çatışmalar, iktidar hırsı, aşk, intikam, siyasi entrika ve hayatta kalma mücadelesi gibi kadim temalardan doğmaktadır. Bu çerçevede Erguvan Ağacı imgesi anlatmak istenilenin metaforu olur.
Bilim adamlarının “Son İmparator” dediği Sultan II. Abdülhamit bazıları için “Kızıl Sultan”, bazıları için “Gök Sultan”dır. Tarihi şahsiyetlere yapılan yakıştırmalar, ideolojik, siyasi, kültürel ve bireyseldir. Aslında sözü edilen aynı kişidir. Aslında o kişi tıpkı diğer insanlar gibi doğmuş, özel veya alelade şartların birbirini takip ettiği zamanlarda büyümüş, eğitilmiş, mesleğini icra etmiş ve nihayet ölmüştür. Aslında o kişi tıpkı diğer insanlar gibi kendini var eden ve oluşturan şartlar içinde, özü itibariyle hep aynı kişi ve kişilik olarak tezahür etmiştir.

Kişiliklere, nesnelere, şeylere isim verme geleneğimiz, Erguvan ağacının tarihi/dini öyküsü ile de örtüşmektedir… Basit bir ifadeyle söylemem gerekirse yazacağım hikâyeye, Erguvanın Rengi ismi, bu yüzden çok yakışmaktadır. Erguvan ağacı har zaman bildiğimiz aynı erguvan ağacı olduğu halde insanlar ona çeşitli anlamlar ve öyküler yükleyerek sembolleştirmişler, anlattıklarının ana imgesi (metaforun / istiare / eğereltilme / değişmece) haline getirmişlerdir.

Erguvan ağacı için anlatılan ilk öykü doğa üstüdür, mitseldir. Erguvan beyaz çiçekler açan mutlu bir ağaçken, Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda, vicdan azabı ile kendini bu ağaca asar. Erguvan, Yahuda gibi birinin intihar etmek için kendisini seçmesinden dolayı, utancından kıpkırmızı kesilir. Bundan sonra bütün erguvan çiçekleri kırmızı açar!

Erguvan daha sonraki yüzyıllar boyunca Batı Roma İmparatorlarının kullandığı bir renk oldu. Yani o artık emperyal / devletlü bir ağaçtır. İmparatorluk coğrafyasını Romalılardan devralan Osmanoğulları Bursa, Edirne ve İstanbul’da erguvan ağacına önem verip anlam yüklemişlerdir. Mesela, Konstantinopol’ü fethetme rüyaları gören ve bu yüzden şehri kuşatan cengâver Sultan Yıldırım Bayezid’in damadı Emir Sultan’ın “erguvan şenlikleri” düzenlemesini bir tesadüf olarak görmek mümkün değildir.

Erguvanın Rengi adının iyi bir hikaye isme olmasının bir diğer sebebi de, hem ilkbahar, hem de güzel hava şartlarında sonbaharda çiçek açan, ilkbaharda çiçekleri yapraklarından evvel filizlenen, konumuna, ışığına ve saatine göre rengi ton değiştiren Erguvan, son imparator Abdülhamit’e atfedilen “kızıl ve gök” gibi değişik sıfatların, onu karakterini açığa çıkartmada yardımcı olabilecek bir metafor olabilmesi ümididir.

Saltan Abdülhamit, kendisine yakıştırılan sıfatlar ne olursa olsun tıpkı Erguvan Ağacı gibidir! Özü itibariyle tarihin en köklü hanedanlarından birine mensuptur. Batı medeniyeti karşısında askeri, siyasi, kültürel, bilimsel, sosyal organizasyon vb. gibi pek çok konuda geriye düşmüş bir uygarlığın bayraktarlığını yapan çökmek üzere bir devletin şehzadesidir. Çocukken annesini yitirmiş, bir başka harem mensubu kadın tarafından büyütülmüştür. Saltanatın öldürme yoluyla ele geçirilen bir kurum olmaktan yaş sırasına göre sahip olunan bir hak haline getirilmesinden sonra bile sıkı kurallar altında yetiştirilmiştir. Büyük amcası III. Selim, Topkapı Sarayı’nda acemi cellâtlar tarafından parçalanmış, saatlerce can çekişerek ölmüştür. Dedesi II. Mahmutölümden kurtulmak için, Yeniçeri zorbaları ile köşe kapmaca oynamıştır.

Zorlu şarlar içinde büyüyen öksüz şehzade, gün gelecek kendi gözleriyle bir darbe-i hükümete, bir hal’e… Amcası Sultan Abdülaziz’in önce tahttan indirilişine ve beş gün sonra odasında bilekleri kesilmiş halde bulunmasına… Cesedinin, kimsesiz birisinin cesedi gibi yatak odasından alınıp karakol hanenin tozlu nezarethanesine getirilip adeta köşeye fırlatılmasına… Eli kılıcında bir Serasker’in 19 doktora intihar (ölüm) raporu düzenletmesine… En başta Allah’a sorumlu olan bir Şeyhülislam’ın para ve makam tapınmaları içinde hal ve ölüm fetvaları yazmasına… Devletin teslim edildiği ellerin rüşvet yalan, irtikâp ve ihtilallere bulaşmasına şahit olmuştur.

İşte böyle bir zamandan sonra Sultanlığı, "düvel-i muazzama" tarafından onaylanmak zorunda kalınan Abdülhamit Han, iktidarda kaldığı yıllar boyunca demir pençesinde tuttuğu yetkilerini asla başkalarıyla paylaşmayı istememiştir. Yüzyıl Tarihin tamamını, Mülk-i Osmanî'nin ise büyük bölümünü kişiselleştirmiştir.
İşte buna tarihte tekerrür denir. Ve tekerrür eden tarih, trajiktir...

Arka Pencere'den Yeni Kitap: Aşktan da Üstün

$
0
0
www.arkapencere.com adresinde online yayın yapan haftalık film kültürü dergisi Arka Pencere’nin yazarları tarafından kaleme alınan ‘aşktan da üstün’ 50 film daha... İlki 2011’de kitaplıklardaki yerini alan “Aşktan da Üstün 50 Film” serisinin ikinci halkası “Aşktan da Üstün 50 Film Daha” raflara yerleşti. İlkinde olduğu gibi Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanan kitapta yedi Arka Pencere yazarının 50 başyapıta dair eleştirileri mevcut. Cem Altınsaray, Tunca Arslan, Kemal Ekin Aysel, Talip Ertürk, Burak Göral, Murat Özer ve Burçin S. Yalçın’ın yazıları, sinema tarihinin derinliklerinde lezzetli bir tur vaat ediyor.
Takeshi Kitano’nun 1997 yapımı “Havai Fişekler”iyle (Hana-Bi) açılan “Aşktan da Üstün 50 Film Daha”, derginin isim babası Alfred Hitchcock’un “Aşktan da Üstün”üyle (Notorious) nihayete eriyor. 212 sayfa boyunca sinema sevdalarını kısıntısızca yansıtan yedi yazar, 1925-2000 yılları arasındaki geniş bir zaman diliminden seçtikleri başyapıtlarla yedinci sanata saygılarını sunuyorlar. Kitabın Türkiye ayağınıysa, geçen yıl kaybettiğimiz Metin Erksan’ın kilometre taşı filmi “Sevmek Zamanı” oluşturuyor.
İlk kitapta olduğu gibi, “Aşktan da Üstün 50 Film Daha”nın iddiası da, sinema sanatına gönül verenlerin ‘aşktan da üstün’ duygularını tetiklemek...
www.kirmizikedikitap.com / www.arkapencere.com

Kelebeğin Kanatları, benim kalbim kırık

$
0
0

Üç şâirli, bol aşklı, hayatın yoksul çeşidi ve üçcenazeli, fikirden çok duygu yüklü ama illâ ki İsmet Paşa, CHP ve Cumuriyet'e kılçık atmalı... Buna karşılık, ana fikri flu upuzun bir film... “Of… Yeter! Bitse de cenazelerin helvasını yesek!” dedirtecek kadar!
"Usta yönetmen" Yılmaz Erdoğan, genç muhalifler gibi Cumhuriyet'e doğrudan "geçirmiyor". Zarif sahneler, göndermeler, mecazlarla vuruyor ve bilhassa belli etmemeye çalışıyor... Kimileri için bu tutum büyük bir deha ve sanat örneği sayıldı. Mesela duayenlerin bir kısmı filme bayıldıklarını söyledi (Bu arada duayen kelimesini, kökeni on kişinin başı demek, haberiniz ola... Artık bir meslekte duayenden bahsederken kaç kişinin başı olduğuna dikkat ederek söyleyin). Öte taraftan proaktiflikleri ile göz doldurmaya devam eden başka bazı yazarlar, filmde oynayamayan bir oyuncunun Oscarlık çapta bir oyun sergilediğini bile iddia ettiler!

Eskimiş bir sinema dili 
Komünist Rusya'yı (SSCB) eleştiren Rus filmlerinde, Lenin heykeli, Kremlin silueti, Stalin sırıtışı kötücüllüğün birer imgesi olarak sık sık kullanılır. Sinema estetiğini ve dilini ödünç alan üçüncü dünyanın nihilist, sosyalist, anarşist veya minimalist yönetmenleri bu anlatım biçimini aynen muhafaza ettiler (yaratıcılık kolay mı?). Kendilerince, ülkelerinin kötü siyasileri ve siyasi sembolleri (ülke bayrağa veya parti amblemi vs.) saydıkları unsurları filmlerine koyarak bıkkınlık veren bir adaptasyon geleneği yarattılar (Burada Atatürk büstünün önünde günah keçisi gibi kurban edilen fikirlerin hangi filmlerde olduğunu saymaya kalkışsam eleştirime yar kalmayacak).

Anlaşıldığı gibi bu yaklaşım bayatlamış bir anlatım tekniğidir. Zekâdan yoksunluğun veya düşünce tembelliğinin göstergesidir. Buna karşılık mesela büyük bir Macar yönetmenin (Szabo muydu?) Macar Komünist Partisi tarafından yasaklanan filminin en kritik sahnesini anlatayım:
"Lenin içi dışı pırıl pırıl ışıldayan fabrikaya girer. İşçiler dizilmiş tuğlu gibi muntazam sırada ve muntazam hareketlerle çalışmaktadır. Lenin, üretimi sorar, müdür büyük bir palavra sallar. Çünkü fabrika tüm Sovyetler gibi iflas etmek üzeredir. Nihayet Komünist lider tüm işçilere teşekkür edip imalat bölümünden çıkar ama dış kapıdan bırakılmaz. Biraz sonra bir yetkili gelip Lenin'in üstünü arar. Bir şey çalıp çalmadığını anlamak için!"
O film yasaklanır. Komünist parti başkanı olsaydım, ben de yasaklardım! Çünkü bu anlatım biçimi, Karl Poper'ın komünist yergilerinde acımasızca kullandığı zekâ kadar keskindir: herkesi keser!
Türkiye'mizin makûs talihi Macar sinemacılara göre daha feci. Taklitçilik, Molière'den beri ruhumuza işledi. Peynir kavanozu yalayan cimri gibi kendi hazinelerimizi terk edip kabızlaştık... Fecri Ebcioğlu "Her yerde kar var" gibi şarkı sözlerini büyük Türk bestecileri için değil, Çatı'larda şöhret kovalayan protezli şarkıcılarımız Türkçe gevelesin diye yazdı....
Kabil, Kahire, Tahran, Bakü, Duşanbe, Bombay radyolarında hit olmuş şarkıları bağlamayla uyarlayan babalarımız, emmioğullarımız, araya araya, best/k olanı buldular. Sonunda estetik algımız, birikimimiz ve zevkimiz bir gazinonun mutfak çöplüğü gibi görünmeye, kokmaya başladı. Ufunet çöktü üzerimize...
Uzun uzun örneklemeye gerek yok. Şimdi son filmi ilebaşyapıt yarattığı söylenen Yılmaz Erdoğan ustaya bir iki sual...
Sual ise sual
- Atatürk büstü ve Türk Bayrağı bulunan şeref köşesinde iki büklüm oluveren şâirin neden başka bir yerde aciz düşmediğini sorsam acaba Faşist mi olurum?
- Türkiyeli Kürt kardeşlerin çektiği filmlerde kötü adamların adları, Arabî kökenli değil de neden öz be öz Türkçe oluyor diye sorsam ırkçı mı olurum?
-Neden bu filmde de şâir Rüştü'nün rakibinin adı Kürşat ve neden Kürşat, diğer 5 arkadaşı ile adeta birer ok gibi (toplam 6 ok) dönüşüp sürü halinde Rüştü'ye girişiyor diye sorsam statükocu mu olurum?
-Mesela Yılmaz Erdoğan, sanatsal özgürlükçülüğü kullanıp kötü adama, Kürşat yerine Abdullah veya Apo adını taksaydı, diye sorsam Kürt düşmanı mı sayılırım?
-Ve dahi eli silahlı boz libaslı Mehmetçiğin, T. C. Hükümeti'nin emriyle "prangaya urup" aç bîilâç yürüttüğü "mükellefler" yerine PeKeKe'nin dağlara sürdüğü bıyığı terlememiş çocukların filmini (Mesela Redür kod adlı ilginç hikayesi olan biri olabilir) neden yapmıyor Yılmaz Abi diye sorsam, gerçekçi olmamak veya Ergenekonculuk ilemi itham edilirim?
...
Üzülerek söylüyorum ki, bu filmden dahi diğer bazı Türkiyeli yönetmenlerin çektiği filmlerden çıktığım gibi, kalbim kırık çıktım!
Kelebekler, rüya görür mü bilmem ama benim Türk sineması için beslediğim rüya güzelliğinde ümitler maalesef bir kelebeğin ömrü kadar kısa sürüyor.
Su gibi... Şarap gibi ve zehir gibi / Güzel filmler seyredecektik: olmaz olsun!
Ön gösterimden çıktıktan hemen sonra telefonumdan bloguma yazdığım kısa yazımı okuyan bir okuyucu, benim de şiirler yazdığımı, hatta "Bir nehirdir duygular yürekte çağlar durulur / Düşte erkek görmemiş kızlar or'da soyunur."  veya "Su gibi, şarap gibi ve zehir gibi /  Güzel kadınlar sevecektik: olmaz olsun!" beytiyle beraber, "Gitmesen olmaz mı"gibi aşka dâir şiirlerim olduğunu hatırlatarak filmi değil yönetmeni eleştirdiğimi, film hakkında ne düşündüğümü öğrenmek isteyen bir mesaj attı.
Eleştiriyse Eleştiri
Tabii ki ona uzun cevabım gecikmeyecek ama şunları söylemeden edemeyeceğim:
Kelebeğin Rüyası'nınana fikri flu, konusu dağınık. Yılmaz Erdoğan'ın zaman zaman senaryo doktoru diye ortalarda gezen nev-zuhurlara danışmasında fayda var. Bu hikâyede Behçet Necatigil’in, iki şair arasındaki aşk yarışının inkita'a uğramasının ve benzeri pek çok bağlamın netleştirilmesi mümkünmüş. Filmde, çekim/plan/sekans ve bölümler fluluktan kurtarılıp sağlam bağlansaydı uzadıkça uzamazdı.  
Mediha'yı canlandıran Farah Zeynep Abdullah
Kıvanç Tatlıtuğ'un yakışıklılığına diyecek yok ama bir reklamcı titizliği ile yapılan yakın plan çalışmalar, uzunca bir süre perdede kalması gereken ifadeler yerine sık kesmelerin kullanılması yönetmen maharetiyle "iyi oynamış"övgüsünü aldığını/alacağını gösteriyor. Kıvanç Tatlıtuğ'un, daha çok çalışması gerektiği belli oluyor. Buna karşılık, pek çok filmindeki performansı için bilhassa yüzüne karşı "İyisin, iyisin" denilen Mert Fırat'ın,"Ben piştim, yönetmen ne anlar ki!" havasını bir an önce terk etmesinde fayda var.
Filmin en sessiz fakat çerçeveye girdikten sonra acı içinde ve zorunlu olarak bizi terk edeceğini bakışlarıyla bize anlatan en iyi oyuncusu Farah Zeynep Abdullah (Mediha)için başarı dileklerimi sunuyorum.
Sinemamızın yeni kadın starlarından Belçim Bilgin'e gelince: Bilgin, bugüne kadar oynadığı televizyon dizisi ve filmlerde o kadar kendini tekrarladı ki, artık canlandırdığı karakterin ne olduğu fark etmiyor. "A, bu bizim Belçim!" dedirtiyor. Bu gidiş sinemada çok kötü bir gidiş. Üstelik Bilgin yalnız değil. Şimdi hemen aklıma gelen bir başkası Fahriye Evcen... Hem, Belçim Bilgin hem Fahriye Evcen galiba sete gitmeden önce Türkan Şoray filmlerini izleyip onu taklit ediyorlar. Türkan Sultan'ın gençlik yıllarındaki şımarık, nazlı, züppe genç kızları canlandırdığı hali adeta yeniden hortluyor. Ama şunu unutmayın ki, "Bir nehirde iki defa yıkanılmaz!"
Usta görüntü yönetmeni GökhanTiryaki'nin yönetmeni uyarması gerekirdi: Filmin 2:35:1 formatı derinlik duygusunu öldürüyor. Bütün resimler kartpostal güzelliğinde. Hatta yoksulluktan verem olmuş şairin evi bile Ara Güler'in, allı morlu köy kapıları, gecekondu pencereleri enstantaneleri gibi. Daha iyi derinlik sağlayan bir format kullanılıp, seyirci görsel olarak 1941'lere götürmeliydi. Üstelik Sanat Yönetmeni Hakan Yarkın ve Kostüm Tasarım Yönetmeni Gülümser Gürtunca'nın emekleri, o tür bir çekimde yerli yerini bulurdu. Her ikisinin çabaları takdir edilesi ama…
Bir öneri: Mesela The Master filminde mutadı dışına çıkıp, neredeyse terk edilmiş bir farklı çekim tekniği kullanarak 1945'leri görsel biçimde izleyicisine dibine kadar yaşatan PaulThomas Anderson ve Mihai Malaimare Jr., gibi… 
ALTAYAZI:Dijital çıktı format bozuldu!

Duyduk duymadık demeyin, bu habere gülmeyin: "Güzelliğin On Par'Etmez"in Nürnberg'de Avusturya filmi olarak yarışacağı açıklandı

$
0
0
Güzelliğin On Par'Etmez'in Nürnberg'de Avusturya filmi olarak yarışacağını duyduğumda hiç şaşırmadım: daha önce dünyanın belli başlı festivallerinde Avusturya adına yarışmıştı. Ancak hem Türk ve hem de Avusturya vatandaşı olan Hüseyin Tabak, 49. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde bin bir atraksiyon, uygunsuz destekler ile T.C. Kültür Bakanlığı'nın uyarılarına rağmen Altın Portakal için yarışmıştı. Film bu hakkı kendini gazeteci sanan ve ulusal gazetelerde yazan "kanaat takımı elemanları"nın destekleri sayesinde kazanmıştı. Her neyse. Altın Portakal'ı hırslarına alet etmek, büyük para ödülü 350 bin lirayı alabilmek için filmlerine bir T.C kimliği uyduran yapımcılar, Güzelliğin On Par'Etmez filmini bir Avsturalya yapımı olarak yeniden hortlattı.

Festival Yöneticileri Dikkat: Sinema sanatına festival filmciliği ve ödül avcılığı gibi sanatın asla kabul edemeyeceği bir yük yüklüyor ve ödülü alabilmek, dünyanın tüm festivallerinde vur patlasın çal oynasın gezebilmek için her türlü numarayı çekiyorlar. Bu yüzden sanatçı kisveli y
üzsüz ve utanmaz ödül avcılarının, festivalinizi kirletmemeleri için  alarm halinde olun! 

OPERASYON: OSCAR

$
0
0

ARGO filminin ön gösteriminden beri aklıma Cem Yılmaz’ın, G.O.R.A ve A.R.O.G filmleri geldi. Üstelik her üç filmin bilim kurgu filmi adı oluşu, çağrışımlarımı destekledi. Hatta Alev Alatlı’nın, “Or’da Kimse Var Mı? Kitap 1: Viva Le Muarte” romanında, Amerikalıların Türklere sürekli ortak film yapma tekliflerini hatırlattı. Alev Alatlı, roman kahramanına, “Kızım Olmadan Asla” formatında bir senaryo teklif eden Amerikalıyı fena halde paylar! Demem o ki, acaba Amerikalılar bir zamanlar AROG, GORA türü filmleri bizimkilerle çekmeyi telif etti de isim benzerlikleri bundan mı? Herhalde değildir!

ARGO’ya dönersek…
Oliver Stone’un dışlanmasından sonra Amerikan “USA Deep State”inden beslendiğini tahmin ettiğim George Clooney (bu filmde yapımcı), başarıya fena halde ihtiyaç duyan Ben Affleck ile birlikte dostlarını memnun edecek bir filme imza atıyor. Kanada’nın selameti gereği yıllarca saklandığı söylenen rehine kurtarma operasyonu ARGO, hemen tahmin edilebileceği gibi gerçek olaylardan yola çıkarak çekilen bir film.

Göz ucuyla bakıldığında inandırıcı gelmeyen konusu, gerçekle kurmaca arasındaki sert denklemi hatırlatıyor: “Bir olayın gerçek olması onun iyi bir drama olabileceği anlamına gelmez…”

ARGO filminin senaryosunu yazan Chris Terrio, 79’taki kurtarma operasyonunun gerçek kahramanı  Antonio Mendez’in “Master In Disguise” kitabını olduğu gibi değil, ‘kurmaca’da işine yarayabilecek bazı bölümleri seçmiş. Böylece fazla kahramansı, fazla erkeksi, fazla ulusalcı öykünün, seyirciye kekre gelmeyecek hale nasıl getirileceğini gösterme fırsatı bulmuş. Filmin kendiliğinden ilginç ve kahramanlık kokan öyküsünü muhtemelen aynen koruyan Terrio, metnine eklediği  Hollywood züppeleri ve İranlı devrimcileri küçük düşüren ince mizahı ile bu durumu dengelemeyi beceriyor. 
ARGO’nun özeti şöyle: 4 Kasım 1979’da, İran devriminin en sıcak döneminde, devrim muhafızları Tahran’daki Amerika Büyük Elçilik binasına girip 52 Amerikalıyı rehin alır. Kargaşada altı kişi kaçmayı başarır. Kanada Elçiliği’ne sığınan bu kişilerin yakalanmaları an meselesidir. CIA’de kurtarma operasyonu uzmanı olan Tony Mendez (Ben Affleck) yurttaşlarını kurtarmak için çareler ararken çoktandır göremediği oğlunu telefonla arar. Ona ne yaptığını sorar. Oğlu, TV’de gösterilen Maymunlar Cehennemi (Planet of the Apes – 1968) filmini seyrettiğini söyler. Mendez’in beyninde bir ışık parlar: Bilmektedir ki bu filmin bir tanesi kaçışla ilgilidir (Maymunlar Cehenneminden Kaçış - Escape from The Planet of the Apes - 1971). Böylece kararını verir, İran’da bir uzay filmi çekecektir!



ARGO’nun, Amerikalılar tarafından çoktan beri hasreti çekilen “samimi bir duygusu” olduğunu söylemek gerek. Amerika’nın Orta Doğu’da belki de gerçekten mağdur duruma düştüğü ender durumlardan biri rehine kriziydi. Çünkü İranlılar, toptancı bir anlayışla, (Küçük ŞeytanŞah, bizleri Büyük Şeytan Amerikan silahları ile öldürdü, o halde biz de CIA ajanı olan Amerikalıları öldürelim!) suçun şahsiliği evrensel prensibini yok sayarak, hiçbir suçları olmayan insanları kurşuna dizmek istiyorlardı. Bu bağlamda ARGO, Kızım Olmadan Asla türü propaganda filmlerinden duygu olarak kat kat üstün ve gerçek bir yerde durmaktadır.

ARGO’nun Amerika dahil bütün dünyada merakla, istekle seyredilmesinin sebebi, 30 yıldan beri saklanan gizemli bir operasyon oluşu kadar vurgulamaya çalıştığım sahiciliği olmalıdır.

George Clooney: Emin ol Ben, sadece emin ol adamım!

ÖNEMLİ NOT

Bu yazı ilk olarak, 9 Aralık 2012 tarihinde [Argo: USA Deep State'in Gizemlerini İfşa Ediyor] adı ile yayınlanmıştır. 
Viewing all 176 articles
Browse latest View live